KİŞİSEL VİTRİNİNİZ: İMAJ

Arkanıza yaslanın ve kocaman bir alışveriş merkezinde olduğunuzu hayal edin.  Önünüzde yüzlerce vitrin ve her bir vitrinde birer insan var. Çeşit çeşit, rengarenk. Kimi vitrin ışıl ışıl, gösterişli ve giriş kapısına yakın yerlerde, kimi vitrin ise daha ücra noktalarda belki daha loş. Sonra biraz daha ilerleyin ve alt kata da inin. Orada da bir vitrin var ama bu biraz daha farklı. Bu vitrinde sadece kartvizitler var, belki yüzlerce ve sadece kimlikten ibaret. İMAJ AVM ‘ye hoşgeldiniz…

Hangi vitrine odaklanırdınız? Işığı bol olana mı, renkli olana mı, girişe en yakın olana mı, loş olana mı yoksa sadece kartvizitten ibaret olana mı? Ben kendimi düşündüğümde ilk tercihim, tüm AVM yi gezdikten sonra ulaşılabilirliği ve albenisi yüksek olan olurdu diye düşünüyorum. İşte bu kişisel tercih ama altında yatan duygunun adı  ‘Güven’. Peki yüzde yüz  bir güven mi? Tabi ki hayır. Sadece güvenmeye en hazır olduğum bir tercih ve iletişimi başlatacak olan anahtar. Sonrasında seçtiğim vitrinin kapısından içeri girerim ve vitrindeki kişiyle iletişim kurmaya başlarım. Aslında ölçmeye çalıştığım şey ona ne kadar güvenebileceğim ve orada bulunma amacıma uygun olup olmadığıdır. Yani imajıyla, gerçekte olanın birbiriyle ne kadar uyumlu olduğudur. Kişi bu testten de geçiyorsa, temel güven inşa edilmiştir ve iletişim oradan devam edecek şekilde ilerlemeye hazırdır.

Peki neden sadece ilerlemeye hazır? Çünkü süreç devam edecek ve bizler güven duygumuzu sınamaya devam edeceğiz. Çünkü insanoğlunun ortaya koymaya çok yatkın olduğu bir davranış şekli var ‘Riya’. Yani ikiyüzlülük, yani mış gibi yapmış olmak, yani modern anlatımıyla ‘Maskemiz’ ve onun düşme hali. İçinde bulunduğumuz durum zorunlu olmaktan çıkıp, menfaatten uzaklaşılınca gerçek yüzler ortaya çıkar. Samimiyetsiz olan her tavır bir gün gerçek kimliğiyle karşımıza çıkar ve ne yazık ki sık karşılaşılan bir durumdur bu.

Güven bir gün yolda giderken riya ile çarpışır. Peki ne mi olur? Müjde! Nurtopu gibi bir hissimiz daha olur. Adı ‘Hayal kırıklığı’; Çarpışmanın şiddetine göre de düşünsel anlamda ‘Öğrenilmiş Çaresizlik’.

Tüm bunların adına ‘İmajın Kişiselleşmesi’ diyebiliriz.

Kişisel imaj, kişisel bir vitrindir. Tek başına ise yeterli değildir. İmajın içini duruşunuzla, vizyonunuzla, değerlerinizle, inançlarınızla, hareketleriniz ve tepkilerinizle de beslemeniz gereklidir. Çünkü imaj, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki en temel unsurdan yola çıkarak hayat bulur, ‘Güvenlik ihtiyacı’, güven duygusu…

İletişim kurma yöntemlerinde en önemsediğimiz konulardan birisi ‘ilk 30 saniye’ kuralıdır. Çünkü ilkel beynimiz bizi korumaya programlıdır ve hayatta kalabilmemiz için herhangi bir şeyle karşılaştığımızda bize savaş, kaç ya da don komutunu vermek üzere tetiktedir. Bu komutları vermesi için de ilk saniyelerde karşımızdaki şeyle ilgili bir karara varması gerekmektedir. Modern dünyanın koşullarında zihnimizin bu güvenlik taramasına biz ilk izlenim diyoruz. Ve biz iletişimciler, beynimizin aslında güvenliğimizi sağlamak amacıyla yaptığı bu algımızın en açık olma durumunu, bir iletişim stratejisi olarak kullanıyoruz. ‘Etkile!’

Şimdi kişisel imajımız üzerine biraz düşünelim. Bunun için ilk etapta bazı sorular soralım kendimize.

  • Ben kimim?
  • Değerlerim neler?
  • İnançlarım neler?
  • Vizyonum nedir?
  • Misyonum nedir?
  • Ne yapmak istiyorum?
  • Nasıl algılanmak istiyorum?
  • Tüm bunlar birbiriyle örtüşüyor mu?
  • Beni temsil ediyor mu?
  • Ve sürdürülebilirliği var mı?

Zaten son sorunun cevabı, diğer tüm soruların cevabı doğru verildiği takdirde, yüksek oranda evet olarak çıkacaktır, çünkü bu sizsiniz.

Ne demiş Mevlana? Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol! Tam bir bilişsel davranışsal ekol cümlesidir bu güzel cümle.

İmaj, önemli bir iletişimi başlatma ve tercih edilme anahtarıdır. Tek başına ise yeterli değildir. Odağınız güven oluşturma, dayanağınız ise kendiniz olmaktan geçer.

Düşün, hayal et, tasarla ve ol…

Sevgiyle kalın…

Ayşe Serpil Dağlı

İletişim uzmanı-Eğitmen-Koç-Mentor

Yazarın diğer yazıları:

Bilgi ve Kayıt Formu