Toplantıda Konuşulmayanlar Nereye Gider?
Bazı toplantılardan çıktığımda aklımdan hep aynı soru geçer:
Bu odada konuşulmayanlar şimdi nereye gidecek?
Çünkü toplantılarda her şey konuşulmaz.
Bazen “Böyle gelmiş, böyle gider.” deriz.
Bazen “Şimdi şov yapıyor gibi görünmeyeyim.”
“Zaten dinleyen yok.”
“O kadar da önemli değil.”
“Para vermiyorlar ki.”
“Durduk yere düşman kazanmayayım.”
“Benim işim değil.”
“Rahatımı niye bozayım?”
Bunların bazıları son derece anlaşılır gerekçelerdir. Her düşündüğümüzü, her yerde söylemek gibi bir zorunluluğumuz yoktur. Hatta bazen susmak, konuşmaktan daha doğru olabilir.
Benim ilgilendiğim, konuşulması gerektiğini bildiğimiz halde konuşmadığımız konular.
Çünkü konuşulmayan meseleler çoğu zaman ortadan kalkmaz. Yalnızca yer değiştirir.
Toplantıda konuşulmayan konu koridorda konuşulur. Koridorda konuşulmuyorsa iki kişinin arasında konuşulur. Orada da konuşulmuyorsa insanın kendi zihninde konuşulmaya devam eder.
Bir süre sonra söylenmeyen düşünce bir yoruma, yorum bir kanaate, kanaat ise davranışa dönüşmeye başlar.
“Bu karar doğru değil.” diyemeyen kişi zamanla karara gönülsüzce uyar.
“Bu iş böyle gitmez.” diyemeyen kişi sorumluluğunu azaltmaya başlar.
“Bana böyle davranmanızdan rahatsız oluyorum.” diyemeyen kişi mesafe koyar.
“Burada adil davranılmadığını düşünüyorum.” diyemeyen kişi ise zamanla yalnızca o karara değil, yöneticisine, takımına, hatta kurumuna olan güvenini kaybedebilir.
Konuşmamanın Kazancı Bugün, Bedeli Yarın
Susmanın çekici bir tarafı vardır: Kazancı hemen, bedeli gecikerek gelir.
Bugün konuşmazsam tartışma çıkmaz. Enerji harcamam. Birini kızdırmam. Yanlış anlaşılma riskine girmem. Belki rahatımı da bozmam.
Bedel ise yavaş yavaş ortaya çıkar.
Biraz güven kaybı olarak… Biraz isteksizlik olarak… Biraz “Bana ne?” duygusu olarak… Biraz toplantılardaki sessizlik olarak…
Bu nedenle konuşmamanın gerçek maliyetini ölçmek zordur. Bir şirketin bilançosunda “Geçen yıl söylenmeyenler nedeniyle kaybettiklerimiz” diye bir satır yoktur.
Oysa bedeli vardır.
Bazen kişi öder. Bazen ilişki öder. Çoğu zaman takım öder. Ailelerde aile, kurumlarda ise zamanla kurumun kendisi öder.
Üstelik mesele yeterince uzun süre konuşulmadığında başka bir şey daha olur: Başlangıçta konuşması kolay olan bir konu, zamanla konuşması çok daha zor bir konuya dönüşür.
Çünkü artık yalnızca ilk meseleyi değil; onun üzerine biriken kırgınlıkları, yorumları, varsayımları ve geçmiş hesapları da konuşmak gerekir.
Bazı Takımlar Susmayı Öğrenir
İnsanlar her zaman cesaretleri olmadığı için susmazlar. Bazen içinde bulundukları ortam onlara susmanın daha akıllıca olduğunu öğretir.
Birkaç kez görüşünüzü söylersiniz, dikkate alınmaz. İtiraz edersiniz, “negatif” olarak etiketlenirsiniz. Bir hatayı dile getirirsiniz, ne olduğunu anlamaya çalışmak yerine hatayı yapanı bulmaya yönelik bir sorgulama başlar. Yöneticinin kararını tartışırsınız, bunu otoritesine yönelik bir tehdit olarak algılar.
Bir süre sonra kimsenin size “Sus.” demesine gerek kalmaz.
Susmayı öğrenirsiniz.
Sonra toplantılarda itiraz azalır. Çatışma azalır. İnsanlar daha uyumlu görünmeye başlar.
Oysa sessizlik her zaman uyum değildir.
Peki Ne Yapacağız?
Çözümün “Hadi bundan sonra birbirimize karşı açık olalım.” demek olduğunu düşünmüyorum. Açıklık bir temenniyle oluşmuyor.
Takımın önce konuşulabilir bir alan yaratması gerekiyor.
Bunun için birkaç basit ama zor davranışla başlanabilir:
- Söylenmesi gerekeni mümkün olduğunca ilgili kişinin olduğu yerde söylemek.
- İtirazı sadakatsizlik, farklı düşünmeyi uyumsuzluk olarak görmemek.
- İnsanların söylediklerinden önce, ne söylemeye çalıştıklarını anlamaya çalışmak.
- Hata konuşulduğunda önce suçluyu değil, ne olduğunu anlamaya yönelmek.
- Toplantıdan sonra yapılacak konuşmaları mümkün olduğunca toplantının içine taşımak.
- Ve belki de en önemlisi, zor bir şeyi söyleyen kişiye bunun bedelini ödetmemek.
Bunları yapmak kolay değildir.
Konuşmak yalnızca cesaret değil; emek, zaman ve entelektüel yatırım ister. İyi bir konuşma, aklımıza geleni söylemek değildir. Ne olduğunu anlamayı, gerçekle kendi yorumumuzu ayırmayı, doğru kelimeleri bulmayı ve karşımızdakini gerçekten dinlemeyi gerektirir.
Takım koçluğunun önemli işlevlerinden biri tam da burada ortaya çıkar.
Takım koçunun işi insanları zorla konuşturmak veya takımın problemlerini onlar adına çözmek değildir. Konuşulması zor olan konuların güvenli, açık ve işe yarar biçimde konuşulabileceği bir alanın oluşmasına yardımcı olmaktır.
Çünkü iyi takımlar problemsiz takımlar değildir.
Anlaşmazlık yaşarlar. Kırılırlar. Bazen birbirlerine kızarlar. Yanlış kararlar verirler. Güvenleri bile zaman zaman zedelenebilir.
Ama önemli bir yetkinlikleri vardır:
Sorunlarını, sorunlar kendilerinden daha büyük hale gelmeden konuşabilirler.
Belki de bir sonraki toplantınızdan çıkarken kendinize şu soruyu sormaya değer:
Bugün bu odada konuşulması gerektiği halde konuşulmayan ne kaldı?
